Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2012 Çarşamba

SMITHSONIAN

Dünyanın Değerli Hazinelerini Saklıyor




1800’lü yıllarda varlıklı bir İngiliz ailesinin üvey çocuğu hayatı boyunca bütün dünyayı dolaşıyor. Neredeyse tek ayak basmadığı yer Amerika kalıyor. Daha sonra ilginç ve beklenmedik bir kararla, James Smithson adındaki bu kişi, servetinin çok büyük bir bölümünü; yarım milyon ABD Dolarını Amerika'ya bağışlıyor. O dönem, bu miktar Amerikan toplam federal bütçesinin 1/66’sını oluşturuyor. Smithson'ın bunu neden yaptığı hiç bir zaman tam olarak anlaşılamıyor. Kimilerine göre, babasının mirasını reddetmek amacıyla; kimilerine gore Amerika'nın demokrasi tecrübesinden çok ilham aldığı için bu derece yüklü bir bağışta bulunuyor.

Smithson tarafından Amerika'ya bağışlanan bu paranın nasıl kullanılacağı konusu da yıllarca süren bir tartışmaya dönüşüyor. Amerikalı siyasetçiler bu ilginç ve beklenmedik jest karşısında ne yapacakları konusunda uzun süre kararsız kalıyorlar. Hatta birçok siyasetçi, eski sömürge gücü İngiltere’den gelen bu paranın reddedilmesi gerektiğini savunuyor. Nihayet 1846 yılında bu bağışla Smithsonian Enstitüsü'nün kurulmasına karar veriliyor. Amerika'nın başkenti Washington DC'de yer alan ve dünyanın en büyük müze ve araştırma kompleksi işte böylelikle hayat buluyor.

Smithsonian Enstitüsü tam on dokuz müzeden, dokuz araştırma merkezinden ve bir hayvanat bahçesinden oluşuyor. Yılda yaklaşık 30 milyon kişi bunları ziyaret ediyor. Sergilenen eser ve obje sayısı ise yaklaşık 140 milyon.

Yağmurlu bir gündeyiz… Başkent Washington DC’de en fazla turistin bulunduğu, özellikle hafta sonları park yeri bulmanın hemen hemen imkansız olduğu; Lincoln Anıtı’ndan, ABD Kongre binası Capitol Hill’e kadar uzanan ve “The National Mall” olarak adlandırılan DC’nin kalbindeyiz. Sağlı sollu müzelerle çevriliyiz.  İlk durağımız Amerikan Tarih Müzesi.

Tarih Müzesi’nde, Micheal Jackson’ın şapkasından, 1948-1952 yılları arasında Beyaz Saray’ın renovasyonu sırasında çıkarılan bir tuğlaya; Başkan Bill Clinton’ın saksafonundan, bugüne kadar bütün “first lady”lerin göreve başlama töreninde giydikleri elbiselere kadar hem yakın hem uzak tarihe ait pek çok obje sergileniyor. Müzenin özelliği, Amerikan tarihini basitleştirilmiş bir biçimde anlatması ve de bir “popüler tarih müzesi” olması.

Smithsonian’ın rehberi eşliğinde müzede genel bir tur atıyoruz. Amerikan Başkanlarına ayrılmış bölümde suikast sonucu hayatını kaybeden Abraham Lincoln’ün hikayesini dinledikten sonra, sağlık ve tıp bölümünde bir insana yerleştirilen AbioCor’u; ilk elektro-hidrolik kalbi inceliyoruz. AbioCor, 2001 yılında Kentucky eyaletinde ilk kez uygulanan yapay ve daimi kalp sistemi. 15 yıl önceki ilk yapay kalp Jarvik-7’ye kıyasla teknolojik bir devrim olarak kabul ediliyor.

Müzenin giriş katındaki Julia Child’ın mutfağı ziyaretçiler arasında en çok ilgi çeken bölümlerden. Julia Child Amerikan kültüründe önemli bir yere sahip.  “Mastering the Art of French Cooking” kitabının yazarı olan Child, ilk kez televizyondaki yemek programıyla Amerikalılara Fransız yemeklerini anlatan kişi. Julia Child’ın bütün mutfağı tamamen müzeye bağışlanmış.

Ünlü Teddy Bear da müzede sergilenenler arasında. Teddy Bear’ın ilginç bir hikayesi var: Teddy Roosevelt olarak da bilinen Başkan Theodore Roosevelt 1902 yılının Kasım ayında Mississippi'de avlanmaya çıkıyor.  Avlanma çok başarısız geçtiği için, o günün akşamında morali bozuk olan Başkan'ın önüne vurması için küçük bir ayı getirerek, ağaca bağlıyorlar. Başkan, ayının kendini savunma şansı olmamasından dolayı ona merhamet duyarak vurmayı reddediyor. O dönemde Washington Post gazetesinde çizen Clifford Berryman de bu hikayeyi karikatürize ediyor ve olay böylelikle hem halkın hem de oyuncak yapımcılarının ilgisini çekiyor.

Ardından 1903 yılında üretilen ilk Teddy Bear oyuncağı Roosevelt’in torunu Kermit’e veriliyor. Kermit Roosevelt de  bu ayıyı müzeye bağışlıyor.

Amerikan Tarih Müzesi, canlı, interaktif ortamı ve aktiviteleriyle yetişkinler kadar çocuklara da hitap ediyor. Aslında Amerika kadar kısa bir tarihe sahip bir ülkenin bu müzesini gezince bir şeye sahip olmaktan çok, onu korumak ve iyi saklayabilmenin daha önemli olduğunun bilincine varıyorsunuz.

Smithsonianlar arasında –yıllık ziyaretçi istatistiklerine göre- en popüler müze Havacılık ve Uzay Müzesi. İçerisinde Wright Kardeşler’in orjinal uçağından, İkinci Dünya Savaşı sırasında pilotların kıyafetlerine; Amerika’nın aya gönderdiği uzay aracı Lunar Lander’a kadar pek çok ilginç eser sergileniyor.

Müzeyi her yıl sekiz milyon kişi ziyaret ediyor. İçinde ayrıca, gün boyu dönüşümlü şekilde film gösteren bir IMAX sineması bulunuyor. Müzeye bağlı olan ve Dulles Havaalanı’na yakın bir de gözlem merkezi var. Bu gözlem merkezine ana müzeden gün içinde belirli saatlerde servisler kalkıyor. Bir çok uçağın sergilendiği bu merkezin gözetleme kulesine çıkıp Washington Uluslararası Havalimanına iniş ve kalkış yapan uçakları izleyebiliyorsunuz.

Astronot dondurması (uzayda astronotların yediği ve tadı gerçekten çok kötü olan) müzenin hediyelik eşya dükkanında en çok ilgi görenlerden.

Smithsonianlar arasında ikinci en popüler ve bizim üçüncü durağımız olan müze ise Doğal Tarih Müzesi. İçerisindeki herşey halihazırda yeterince ilgi çekici iken, sürekli eklenen yeni objelerle günden güne daha da ilginç kılınıyor.  Müzede 200 bilim adamı çalışıyor. Dünyada doğal tarih ve kültürleri alanında en fazla sayıda uzmanın birarada bulunduğu tek yer olma özelliğine sahip. Ayrıca, Smithsonianlardaki bir geleneği yıkarak politik bir bakış sergiliyor: Yaradılış teorisini savunanlara karşı, Darwin ve evrim teorisine ilişkin sergilemelere ağırlık veriyor.

Smithsonian Enstitüsü’nün müzelerine giriş ücretsiz. Bu kadar masraflı bir Enstitü’nün en azından giderlerinin bir bölümünün karşılanması ve vergi mükelleflerinin üzerinden yükün alınabilmesi için müzelerin paralı hâle getirilmesi sık sık gündeme geliyor. Hatta yine geçtiğimiz dönemde, Obama’nın bütçe komisyonu tarafından müzeye girişin kişi başı 7.50 Dolar olması önerildi ancak tasarı bir kez daha reddedildi.

Yeşillikler içinde, sakin, huzurlu, uzun vadede biraz monoton ama her daim sayısız kültürel faaliyete ev sahipliği yapan başkent Washington DC'deki şüphesiz en güzel vakit geçirme yollarından biri de Smithsonianları gezmek. 

Amerika deyince zihnimizde ilk anda, New York’un devasa gökdelenleri ve Times Square’deki neon ışıklı tabelalar canlanır. Buna karşılık, Washington DC daha mütevazı boyuttaki, ancak gösterişli binalarıyla Amerika’nın dinamizmini değil, olduğundan daha uzun ve kapsamlı gösterilmek istenen tarihini temsil ediyor. İşte bundan 165 yıl önce hayatında ABD’ye ayak basmamış bir İngiliz’in bağışladığı  yarım milyon ABD dolarıyla kurulan Smithsonian Enstitüsü’nün bugün ulaştığı nokta Amerikalıların kısa zamanda büyük işler başarma ve bir şekilde tarihte iz bırakma azmini ortaya koyuyor. 








29 Nisan 2010 Perşembe

ANTALYA TAVSİYELERİ


Yat Limanında Tekne Turu : Antalya’da yat limanına uğramak bir gelenektir. Bu geleneğe 40-45 dakika süren bir tekne turunun eklenmesi mutlaka tavsiye edilir. Teknede çalınan müzik tercihlerine maruz kalmamak için yanınızda iPod veya MP3 çalarınızın bulundurulması ayrıca önerilir. Kulağınızda sevdiğiniz parçalar eşliğinde deniz havası almak için… (Kişi başı 2.5 TL)


Suna – İnan Kıraç Müzesi : Antalya Kaleiçi’nde « korunması gerekli kültür varlığı » olarak iki binada yer alıyor. İnan Kıraç, harap durumda bulunan binaları 1993-1995 yılları arasında restore ettiriyor ve eşi Suna Kıraç’a armağan ediyor. Binalardan ilki Türk Evi’nin iki katlı tipik bir örneği. İçinde bulunan odalarda geleneksel Türk Halk Kültürü ögeleri konu alınıyor.

İkinci bina ise Aya Yorgi adına inşa edildiği bilinen bir Ortodoks Kilisesi. Restorasyonu yapılan binada Suna – İnan Kıraç koleksiyonuna ait eserler sergileniyor. Çanakkale Seramikleri, Kütahya Çinileri sergilenenler arasında. Müze Çarşamba günleri dışında her gün 09.00 – 18.00 arası açık. Hadrianus Kapısı’ndan girişte, Kocatepe Sokak içerisinde. (Giriş ücreti 5 TL)



Lara Beach: Plaj tercihi kum olanlar için! Lara’da eskiden devlete ait olan kampların yerine oluşturulmuş ve özel işletmeler tarafından kiralanmış plajlar topluluğu. İşletmeler, size özel çarşafları geniş yataklara sererek değişik bir konseptte, rahat bir güneşlenme ve dinlenme imkanı sunuyorlar. Konyaaltı’ndaki Beach Park’a kıyasla daha sessiz, sakin. Sıra, sıra numaralanmış plajlar var. Hızlı servisi ile beş numaralı Calypso plajı kişisel favori.



Kesik Minare: Meşhur Kesik Minare’nin önünden geçip, fotoğrafını çekmek de Antalya’ya giden bir gezgin ritüelidir. Kesik Minare’nin bulunduğu Korkut Camii’nin özelliği, antik dönemlerden Osmanlı dönemine kadar uzun bir geçmişin izlerini taşıması. Aslı bir Roma mabedi. 1846’da büyük bir yangın geçiriyor ve bu nedenle ibadete kapatılıyor. Minarenin külahsız kalışıyla birlikte de Kesik Minare olarak anılmaya başlanıyor. Hadrianus Kapısı’ndan girişte Hesapçı Sokakta.



Lavazza: Burası kahve ve dondurma molası vermek için… Mövenpick’in dondurması ve Lavazza marka kahve çeşitleri servis ediliyor. İç dekorasyonu ve ortamı Kaleiçi’ne yakışır nitelikte gayet otantik. Sokak üstündeki masa ve sandalyeler de gelip geçeni seyretmek için bir diğer seçenek.



Antikacılar Sokağı: Atatürk Anıtı’nın bulunduğu Cumhuriyet Caddesi üzerindeki dar sokaklardan biri. Aslında sokakta tamamen antikacılar yer almıyor; ancak yanyana dizilmiş çok sayıda antikacı burada. (Antika ve eski eşyalar dükkanları demek daha doğru.) Kişisel favori, sokağın sonunda yer alan ve Antikacılar Derneği’nin de irtibat bürosu olduğu yazan yer. Eski dönemde kullanılan el lambaları, duvar ve cep saatleri bakımından gayet zengin. Değerli taşlara ve bu taşlardan yapılan takı ve objelere ilgisi olanlar için de alternatifler geniş. İlgisi olanlara tavsiye edilir! (Cumhuriyet Cad., Elmalı Mah, 22. Sok.)



Kabak Tatlısı – Parlak: Bir başka Antalya klasiği ise tahinli, cevizli kabak tatlısı. Yemeden dönmek olmaz… İyi bir kabak tatlısının ilk sırrı kabağın cins ve kalitesinde yatıyor. Bu bakımdan Antalya’da yetişen kabaklar ünlü. İkinci lezzet sırrı da, bu tatlının ılık şekilde ve üzerinde tahinle servis edilmesi. Antalya usulü tahinli piyaz üstüne Antalya usulü tahinli kabak tatlısı dayanılmaz bir lezzet. Mutlaka deneyiniz. Şehir merkezinde, Kazım Özalp Caddesi girişinde yer alan “Parlak” bu işin ustalarından.


Antray: Antalya Raylı Tramvay Sistemi de faaliyete geçmiş durumda. Meydan’dan şehir merkezine; oradan Kepez’e kadar uzanıyor. Temiz, modern ve dakik. Taksi, dolmuş, araba ihtiyacını ciddi şekilde karşılıyor. Tek kusuru “bilet basma” konusunun henüz çözümlenememiş görünmesi.


Antalya şehir turu şimdilik bu kadar…


Şimdi, haftasonu için diğer planlara başlayalım!

10 Nisan 2010 Cumartesi

ÇENGELHAN BRASSERIE – ANKARA


Çengelhan Brasserie, Ankara Kalesi’nin ana giriş kapısının hemen karşısında, Rahmi Koç Müzesi içinde yer alıyor.

Kale ve çevresinin kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde Koç Grubu tarafından restorasyonu yapılarak, nefis bir çehreye bürünen ve 2005 yılında açılan tarihi Çengelhan, hem Ankara’daki ilk sanayi müzesini hem de Ankara’nın bu en otantik restoranlarından birini içinde barındırıyor.

Divan Grubu’nun işlettiği ve Chaine des Rotisseurs üyesi olan Çengelhan Brasserie, taş duvarlar arasında, cam tavanın altında, tarihi objelerin yanında değişik bir yemek zevki sunuyor.


Sıcak çavdar ekmeğine eşlik eden halis zeytinyağı ve tulum peyniri görünümü kadar lezzetli. « Bu yediğim en güzel …. » hissiyatını edinememekle birlikte, hem başlangıçlar hem ana yemekler olması gerektiği lezzette.

Hafta içi öğle yemekleri için ; başlangıç, ana yemek, tatlı ve çay / kahveden oluşan (29 TL) bir menü imkanı sunuyor. Hafta sonu akşam yemeklerine canlı müzik eşlik ediyor. Sabahları da, Fransız, Amerikan, Türk ve Sağlıklı kahvaltılarından oluşan dört seçenekli kahvaltı tabakları var.



Gayet hızlı ve güleryüzlü bir servis var. Yabancı konuklar veya Ankara’da yaşayan yabancılar açısından İngilizce ve Fransızca’yı gayet iyi konuşan personeli de not düşmek gerekir. Yemeklerin görsel sunumları çok başarılı. En büyük artısı da bu.

Başlangıçlar 15-20 TL; ana yemekler 25-35 TL aralığında. Porsiyon, fiyat dengesi göreceli.



Bir haftasonu gündüz önce Rahmi Koç Müzesi’ni geziniz; ardından bu şahane ortamda yemeğinizi yiyiniz; son olarak alt kattaki Haziran’a kadar devam edecek olan ve Blog Yazarı’nın hayran olduğu Henry Kubjack’ın “Hayallere Sığmayan Minyatür Odalar” sergisini gezerek günü tamamlayınız.

Mutlaka tavsiye edilir!

Çengelhan Divan Brasserie: Tarihi Ankara Kalesi, Ulus, Ankara. Tel: 0 312 309 6800.

7 Mart 2010 Pazar

ATATÜRK MÜZE KÖŞKÜ NOTLARI




Mustafa Kemal'e çalışması ve dinlenmesi için 1921 yılında armağan edilen ve 1950 yılından itibaren de müze haline getirilen "Bağevi"nde Mustafa Kemal 11 yıl oturuyor. Ata, 1932 yılında hemen yandaki Pembe Köşk'e taşınıyor. İki kattan oluşan bu Bağevi'nde ilk genişletme Ata'nın 1923'te Latife Hanım'la evlenmesiyle gerçekleşiyor.

Ana kapıdan ilk girişte Macaristan Devlet Başkanı'nın hediye ettiği vestiyer, sandalyeler ve sandık sizi karşılıyor. İlk kattaki yemek salonu çok çarpıcı. Tarihe bir şekilde tanıklık ettiğinizi hissediyorsunuz. Masadaki not defterleri dışında bardaklar, tabaklar, vs hepsi o döneme ait.

Üst katta Ata'nın kütüphanesinin de bulunduğu ve Nutuk'u yazdığı küçük ve mütevazi çalışma odası manevi olarak çok etkileyici. Daha sonradan eklenilen Latife Hanım'ın çalışma odasının ise mimarisi güzel.

Müze Köşk Çankaya Yerleşkesi içinde. Cumartesi ve Pazar günleri 13.00 - 17.00 arası randevusuz olarak; hafta içinde ise sadece randevulu ve grup olarak ziyaret edilebiliyor.

Henüz görmediyseniz, mutlaka görünüz!