İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2011 Perşembe

INSTAGRAM FOTOĞRAFÇILIĞI






Instagram, geleneksel fotoğrafçılık anlayışını değiştiren, hayatın küçük ayrıntılarını ve günlük akışını yakalamak ve paylaşmak üzerine kurulu yeni sosyal paylaşım ağı.

Instagram için tek gereken bir iPhone. Prensip olarak da, Instagram üzerinde sadece iPhone ile çekilen fotoğraflar paylaşılıyor. Instagram fotoğrafçılığı ya da iPhone fotoğrafçılığı (iPhotography) diye bir alan çoktan doğmuş durumda. Hatta ben bir iPhone fotoğrafları sergisi açma fikrini geliştirmişken, onun bile çoktan açıldığını gördüm. Artık amatör ya da profesyonel düzeydeki fotoğraf çekim gezileri yerini Instawalk adı verilen iPhone ile çekim gezilerine bile bıraktı.

Uzun yıllardır önce analog ardından dijital makine ile fotoğraf çeken biri olarak, bunların yerini bir anda iPhoneların almasına ve hatta iPhone ile çekilen fotoğrafların daha çok beğeni toplamasına hiç itirazım yok. Hatta bunu çok pratik bulduğumu ve desteklediğimi söyleyebilirim.

Yıllardır çantamda dev gibi, ağır bir makine taşırım. Bazen bir kare o kadar hızlı akar gider ki, ben makinemi çantamdan çıkarıp, açıp, ışık ayarlarını yapana dek önümde çekecek birşey kalmaz. Oysa elinizdeki iPhone ile yapacağınız iki saniyelik bir hareketle güzel bir kareyi kaçırma şansını oldukça azaltıyorsunuz. Üstelik bunu gayet yüksek çözünürlükte, doğruya yakın, tatmin edici bir ışıkla yapıyorsunuz. Özellikle açık hava çekimlerinde çok iyi sonuçlar alabiliyorsunuz. Tabii ki, kapalı alan, gece çekimleri veya portre söz konusu olduğunda iPhone'unuzu cebinize koymanız ve sadık dijital makinenizi çıkarmanız gerekiyor.

Instagram sayesinde basit oynamalar ve filtreler ile hızlı şekilde ve farklı bir karaktere bürünen fotoğraflar yine hızlı bir şekilde diğer kullanıcılarla paylaşım imkanına kavuşuyor. Diğer kullanıcılardan yine çok hızlıca gelen yorum ve "like"lar Instagram'da fotoğraf paylaşımını daha da teşvik ediyor.

Instagram'da 17 çeşit filtre seçeneği var. iPhone ile çekilen fotoğrafları yine iPhone ile sunulan diğer uygulamalar (app'ler) ile edit'leyerek Instagram'da paylaşmak da çoğu kullanıcının rağbet ettiği bir yöntem. Makul fiyatlara satın alabildiğiniz bu uygulamalarla fotoğraf üzerinde detaylı dokunuşlar yapıp, efektler yaratıp paylaşma imkanına sahip oluyorsunuz.

Cep telefonu fotoğrafçılığı veya Instagram fotoğrafçılığı konusunda neredeyse hemen hergün bir yazıyla karşılaşıyorum. Geçen aylarda, New York Times'da çıkan bir röportajda, Instagram kullanıcılarının Doctor Popular olarak tanıdıkları Brian Roberts cep telefonu fotoğrafçılığını "yeni bir sanat şekli" olarak tanımlamış. Aslında hiç de haksız değil. Fotoğraf üzerinde oynamak sanki hileyle, olmayan bir şeyi var etmek gibi dursa da, işin iç yüzü gayet farklı. Zira, özü ya da konusu güzel olmayan bir fotoğraftan bir şaheser çıkmasını beklemek saçma olur. İşte "sanat" da burada devreye giriyor. Öncelikle çektiğiniz fotoğrafın bir hikayesi olmalı. O hikayeyi de en uygun efektlerle tamamlamalısınız. Yani çekim aşamasından, Instagram'da paylaşma aşamasına kadar bir çalışma söz konusu. Bunu kısa sürede ve maddi olarak nispeten ucuz bir yolla yapıyor olmak, bunu sanatın yeni bir şekli olarak tanımlamaktan bence alıkoymuyor.

Instagram'ı gün içinde karşılaştığım küçük ayrıntıları, anın güzelliğini kaydetmek için kullananlardanım. Bu bazen bir gün batımı olabiliyor, hızlıca üstümden geçen bulutlar olabiliyor ya da önümde uzayıp giden yollar olabiliyor. Diğer kullanıcı grubu da, yaşamının günlük akışını paylaşanlar. Yenen yemek, içilen kahve, tırnağa sürülen oje fotoğrafın konusu olabiliyor. Bir nev'i fotoğraf günlüğü gibi. Tanıdığınız ya da tanımadığınız kişilerin o günlüklerine tanıklık etmek de hoş bir şeye dönüşebiliyor.

Son olarak, Instagram'ın olmazsa olmazlarından birine; "hashtag"lere de değineyim. Hashtagler (#), bütün Instagram kullanıcılarına fotoğraflarınızın daha çabuk ulaşmanızı sağlıyor. Hashtag aracılığıyla, fotoğrafın konusunu, çekildiği yeri belirtebileceğiniz gibi tamamen popüler hashtagleri de kullanabiliyorsunuz. En fazla kullanılan ve aranan hashtag'ler iPhone, sky, cloud, iPhoneography olarak tespit edilmiş.

NY Times röportajında, Doctor Popular'ın da söylediği üzere, dijital fotoğrafçılığın ilk çıktığı zamanlarda ona "sanat" gözüyle bakılmıyordu. Oysa şimdi ne kadar çok benimsedik ve o dönemki tartışmalar ne çok anlamsız geliyor. Belki, iPhotography de böyle birşey olacak. Belki yeni bir başlangıcın ilk adımlarıdır, kimbilir!

Webstagram da, Instagram'a yüklenen fotoğrafları web üzerinden görmeye imkan tanıyor. Buyrunuz, bunlar da benimkiler... http://web.stagram.com/n/decalagehoraire/

29 Mart 2011 Salı

Cherry Blossom Festivali




Her yıl Mart ayının sonunda, Nisan ayının başında dünyanın sadece belirli şehirlerinde Cherry Blossom Festivali düzenleniyor. Sakura olarak da adlandırılan kiraz ağaçlarının çiçek açması baharın müjdecisi olarak kabul ediliyor ve bu olay çeşitli gösteri, sergi ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.

Japonlar, buraya; yani Washington DC'ye 1912 yılında 3020 tane sakura hediye etmiş. Bu sakuralar ağırlıklı olarak Tidal Basin bölgesine dikilmiş. Ağaçların çiçek açmasıyla birlikte en kapsamlı ve en güzel görsel şölenlerden biri dolayısıyla bu şehirde yaşanıyor.

Festival 2 hafta sürüyor. 2 hafta sürmesinin nedeni de, kiraz ağacı yapraklarının en fazla 2 hafta ağaçta kalabilmeleri. Japonlar yıllardır bunu hanami partileriyle kutluyorlar. Hanami partilerinin doğuş nedeni başlangıçta -Budist inanca uygun olarak- hayatın geçiciliğine vurgu yapmak ve dolayısıyla insanları düşünmeye sevketmek imiş. Oysa bugün yerini tamamen eğlencelerin düzenlendiği, yemeklerin yendiği etkinliklere bırakmış.

Yine eski dönemlerde Japon kültüründe kan damlalarını temsil eden kiraz ağacı yaprakları, bugün Japon kültüründe masumiyet ve baharın gelişiyle ilişkilendiriliyor.

Çin'de ise çok daha farklı bir anlamı var: Bu ağaçlar, dişiliği, güzelliği ve kadınların hakimiyetini temsil ediyor.

Washington DC'deki festivale her yıl ortalama 750 bin kişi katılıyor. Bu süre boyunca şehir yılın en canlı-kanlı, en güzel iki haftasına ev sahipliği yapıyor.




Türkiye'de de sakura var. Bunlar İstanbul'daki Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi'nde yer alıyor. Yalnız bunların hikayesi biraz hüzünlü...1890 yılında Japonya'ya yapılan dostluk ziyaretinden dönüşünde Osmanlı gemisi Ertuğrul yakalandığı bir fırtına neticesinde batıyor ve 533 denizci hayatını kaybediyor. Japonlar'ın 2005 yılında hediye ettikleri bu ağaçlardan her birinin o kazadaki bir denizciyi temsil ettiğine inanılarak, her yıl burada anma töreni düzenleniyor.




Bir de, Cherry Blossom Festivali ile yine aynı dönemde düzenlenen Uçurtma Festivali var. Geçtiğimiz Pazar günü gerçekletirilmesi beklenen festival kötü hava koşullarından dolayı ertelendi. Gökyüzünün sayısız uçurtmayla süsleneceği etkinlik şimdi en çok görmeyi istediklerim arasında. Elimde makinem ile hazır bekliyorum...


15 Ocak 2011 Cumartesi

Tunus'ta Neler Oluyor?



Bu değişik bir yazı olacak. Çünkü son günlerin benim için ayrı bir önemi var.

Tunus’u yazacağım. İki yıl yaşadığım, tanıdığım, bildiğim bir ülkenin son bir ay içinde geldiği noktaya bakıp bakıp inanamadığım için...

Olayları sadece okuyarak, izleyerek takip eden birine, Tunus halkının ayaklanarak Zeynel Abidin Bin Ali rejimini değiştirmeye çalışması normal görünmese bile, eminim çok da olağanüstü veya sıradışı gelmeyecektir. Oysa, 11 Eylül  Amerika için ne demekse, Tunus’u yakından tanıyan biri için de gerçekleşmekte olan olaylar o denli şaşkınlık verici, o denli beklenmediktir diyebilirim.

Tunus’ta herşey yaklaşık bir ay önce başladı. Geçimini sağlamak için meyve-sebze satan genç bir işportacı, tezgahının polis tarafından kapatılması üzerine kendini yakıyor ve bir süre sonra da hayatını kaybediyor. Bunun üzerine küçük küçük başlayan isyanlar giderek yayılıyor ve başkent Tunus’a, hatta çevresinden korkarak geçtiğiniz Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bulunduğu efsanevi Kartaca’ya kadar uzanan büyük bir halk ayaklanmasına dönüşüyor.

Ülkede 23 yıldır Bin Ali Cumhurbaşkanı olarak görev yapıyor ve son derece güçlü bir baskı rejimi var. Bin Ali, Burgiba’dan sonra bağımsız Tunus’un ikinci Cumhurbaşkanı. Halkın isyanla amacı artık giderek bozulan ekonomik koşullara ve “WikiLeaks”belgeleriyle ortaya saçılan yolsuzluklara başkaldırmak, böylece baskıcı rejime son vermek. Halk özellikle Bin Ali’nin genç eşi ve aynı zamanda bayan kuaförü Leyla Trabelsi’nin ailesinin devletin önemli kademelerinde yer almasından ve onlar tarafından sürdürülen büyük yolsuzluklardan hoşnutsuz.

Demokrasiyi getirmek için bunu bir fırsat olarak gören ve ayaklanmanın sınırlarını iyice genişleten halkın isyanı üzerine Cumhurbaşkanı Bin Ali yönetimi Başbakan’a bırakarak ülkeden ayrılıyor  ve Suudi Arabistan’a sığınıyor. Böylece tarihte ilk kez bir Arap ülkesinde halk ayaklanmasıyla bir lider görevinden ayrılmış oluyor.

Arap dünyasında Tunus aslında moderniteyi temsil eder. Halkın eğitim ve kültür seviyesi ile ülkenin gelişmişlik düzeyi bu algılamada en önemli iki kriter sayılabilir. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ten esinlenen Burgiba, Tunus’a laiklik getirmese de, laik bir yönetim anlayışı getirir, özellikle kadın-erkek eşitliği bakımından Tunus gerçekten örnek bir ülkedir. Tunus’a doğusundaki Libya’dan da girseniz, Batısı’ndaki Cezayir’den de girseniz, her zaman “Batı”ya gelmiş olursunuz. Tabii ki Fransa’nın rolünü de belirtmeye gerek yok. Tunus, Fransa’nın eski sömürgesi. Bu geçmişe dayanarak Tunus’un hamisi konumundaki Fransa bugün de ülkenin ticari ilişkilerinin en fazla olduğu ülke.

Tunus, bu bakımdan biraz da küçük Fransa’dır. Halk Fransızca’yı anadili kadar iyi konuşur. Ülkenin devlet adamları, doktorları, avukatları, mühendislerinin büyük bir çoğunluğu tahsilini Fransa’da yapmıştır. Yılda yaklaşık ülkeye 5 milyon turist gelir. Çoğunluğunu da Fransızlar oluşturur.

Şu anda ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Saat 17.00 ile 07.00 arası sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Havaalanları ve hava sahası kapatılmış durumda. İsyan kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

Yazının başında da dediğim gibi o yaşadığım, yürüdüğüm sokaklardaki bu kargaşayı görünce kendimi kelimenin tam anlamıyla rüyada gibi hissediyorum. Bu duygu orada yaşamadan anlaşılamaz. Çünkü normalde Tunus’ta güne sukunet içinde başlarsınız. Pek çalışkan olmayan halk, her işini “Lundi prochain inşallah” (gelecek Pazartesi inşallah) diyerek yapar. Erteler, unutur.

Gazeteyi açarsınız... Her gün istisnasız sol üst köşede Cumhurbaşkanı Bin Ali’nin fotoğrafı yer alır. Hakkındaki uzun uzun övgüler fotoğrafını takip eder. Hiçbir basın organında muhalif haber yoktur. Ülkede herşey halkın kendini “güllük gülüstanlık” bir gidişat içerisinde olduğuna inandırması üzerine tesis edilmiştir. Halk interneti sadece girebildiği sitelerden ibaret sanır.

İşte hafızalardaki o Bin Ali ve itaatkar halk imajından sonra, şimdi sokaklardaki “Ben Ali dégage!” (Bin  Ali defol!) pankartlarını görmenin ne kadar sürpriz olabileceğini düşünün...

Üstelik, o rehavet içindeki halk ilk defa “gelecek Pazartesi inşallah” demeyip, işini bu kez Cuma’dan bitirmiş...

20 Aralık 2010 Pazartesi

FAVORİ iPHONE UYGULAMALARI (APPs)

Bazen kendimi fahri iPhone pazarlamacısı gibi hissediyorum. Ancak yazmadan da duramıyorum. Son dönemde çok sayıda hayatımı kolaylaştıran uygulama keşfetmiş olmam nedeniyle bunları iPhone kullanıcıları ile hemen paylaşmam gerektiğini düşündüm. Tabii bu okuyucu grubuna mevcut iPhone kullanıcılarının yanısıra potansiyel iPhone kullanıcıları da dahil edilebilir. Okuyunca göreceksiniz; iPhone almak için sayısız neden var.

Viber: Aralık'ın ilk haftasında çıktı. Şu an sadece iPhone'lar arasında çalışan, wireless veya 3G üzerinden bütün dünya ile ücretsiz konuşma imkanı sunan program. Skype'den farkı, online ID yerine telefon defterinizin kullanılıyor olması. Programı yüklediğiniz an Viber, bütün telefon defterinizi tarayarak Viber kullanıcılarını tespit ediyor ve bu kişilerle gayet kaliteli bir ses düzeyi üzerinden görüşme yapabiliyorsunuz. Özellikle uluslararası görüşmeler için ideal. En azından iPhone'a sahip olanlarla yapılan görüşmeler bakımından masrafları sıfırlama imkanı sunuyor.

Öte yandan, henüz bu konuda net bir bilgi olmamakla birlikte, GSM operatörlerinin Viber aleyhinde hukuki süreç başlattığı da söylentiler arasında.

Uygulamanın telefon defterini kullanıyor olması ve contact list'inizin bir kopyasını servis sağlayıcısı üzerinde tutuyor olması bir güvenlik açığı olarak değerlendiriliyor.

Bump: iPhone ve Androidlerde sadece telefonların birbirine tokuşturulmasıyla fotoğraf, dosya, vs transferi yapmayı sağlayan pratik uygulama. Sadece programı açıp göndermek istediklerinizi işaretliyorsunuz.

RedLaser: Bu uygulamanın Amerika dışında etkin çalışıp çalışmadığı hususunda açıkçası bir bilgim yok. Uygulamayı açıp, herhangi bir ürünün barkodunu okutuyorsunuz. Lokasyon bilgilerinizi de eş zamanlı olarak kullanan program, bu ürünün çevrenizdeki mağazalarda hangi fiyatlara satılmakta olduğunu listeliyor. En uygun fiyatlı mağazayı bulmak açısından ideal.

Vlingo: Sözü yazıya aktarmanızı sağlıyor. İstediğiniz kişiyi aratabiliyor, istediğiniz konuda internet taraması yaptırabiliyor, sms veya e-mail yazdırabiliyorsunuz. Hatta twitter ve facebook için status güncellemeleri de yaptırabiliyorsunuz. Sadece İngilizce çalışıyor. Sesinizi tanıması birkaç denemeden sonra gerçekleşiyor. Ancak tanıdıktan sonra bütün bu işlemler gerçekten çok pratik ve eğlenceli hale geliyor.

Foursquare: Daha önce de yazmıştım, foursquare lokasyon bazlı bir sosyal ağ. Bulunduğunuz yere "check-in" yaparak, o mekana daha önce gitmis kişilerin yorumlarını okuyabiliyor, siz de yorum bırakabiliyor ve hatta o mekanda eğer bir başka foursquare kullanıcısı varsa onu da görebiliyorsunuz. Amerika'ya ilk geldiğim haftalarda benim hayatımı en çok kolaylaştıran uygulamaların başında gelir. Ayrıca gittiğiniz yerlerin isimlerini ve adres bilgilerini düzenli olarak tutmak açısından da kişisel bir veri tabanı diyebiliriz.

Sleep Cycle Alarm Clock: Son haftalardaki eğlencelerimden biri. Gece yatarken yatağınızın yanına koyduğunuz telefonunuz, yataktaki hareketlerinize paralel olarak dalgalar aracılığıyla uyku döngünüzü kaydediyor. Aynı zamanda alarm saati işlevi de gören program bu sayede, sabahleyin, belirlediğiniz saat aralığında sizi uyandırıyor. Ancak bu uyandırmayı kaydettiği uyku döngüsünü esas alarak, uykunun en hafif yerinde yapıyor. Böylelikle daha sakin bir şekilde uyanıyorsunuz. Aşağıdaki de bana ait istatistiklerden biri:


Went to bed / woke up: 1:42 / 7:40

Total time: 5h 57m

Whatsapp Messenger: Artık bilmeyen kalmasa da ve Viber ile pabucu bir parça dama atılacak gibi dursa da hâlâ en favori uygulamalardan biri. iPhone, Blackberry, Android ve Nokia kullanıcıları arasında ücretsiz mesajlaşma, audio ve görsel paylaşım imkanı sağlıyor.

Shazam: Bunu da sanırım Smartphone kullanıcıları arasında bilmeyen kalmadı. "Bu müzik parçası nedir, kimindir" sorularımızı artık tamamen sona erdirmiş programdır. Parçaları doğru tespit edebilme oranı %100'e yakın. İyi bir arşiv oluşturma imkanı da sağlıyor.

Pek oyun oynayan biri olmadığım için oyun uygulamaları konusundaki bilgim sınırlı. Ancak Angry Birds'ün haklı bir üne sahip olduğunı söyleyebilirim. Cut the Rope da favorilerimden.

Ayrıca, Dictionary, Converter +, Barnes&Noble, Starbucks ve Gtalk için imo benim beğendiklerim arasında.

Her türlü fikir, öneri ve katkınızı bekliyorum...

2 Aralık 2010 Perşembe

Bir Sosyolojik İnceleme Olarak STARBUCKS


Starbucks’tan önceki hayatımız ve Starbucks’tan sonraki hayatımız ayrımı bence internetten önceki ve internetten sonraki hayatımız ayrımı kadar önemli ve değerli. Çünkü Starbucks hayatımıza girdiğinden  beri bize her zaman bir kahveden daha fazlasını sundu; bir Starbucks kültürü oluşturdu. Onun için, kimi zaman bayat kahvesinden, kötü servisinden yakınsak da bir şekilde gitmeye devam ediyoruz.

Starbucks’ın menşei Amerika. İlk gözlem olarak, Amerika’daki Starbucksların gerek standardı gerek müşteri kitlesi bakımından Türkiye ve Avrupa’dan göreceli şekilde farklılık gösterdiğini söyleyebilirim. Buradaki menüde yer alan her kahvenin tadı bir şubeden diğerine değişmiyor. Günlük taze çekilmiş filtre kahveler bakımından beklemiş kahveyle karşılaşma ihtimaliniz gayet düşük. İkinci gözlem olarak, Amerika –New York’u saymazsak- café kültürünün olduğu bir ülke değil. İnsanlar sosyal yaşamlarını alışveriş merkezi, Starbucks ve kitabevi üçgeninde yaşıyorlar. Dolayısıyla, alternatif olmadığı için mi Starbucks var; yoksa Starbucks olduğu için mi alternatif yok sorusunu sormak lazım.

Starbucks’ı İngilizce Öğretmeni Jerry Baldwin, tarih öğretmeni Zev Siegel ve yazar Gordon Bowker biraraya gelerek 1971 yılında Amerika’nın Seattle kentinde açmışlar. Aynı dönemde San Francisco’da faaliyet gösteren bir kahve dükkanından esinlenerek açılan Starbucks’a ortaklardan her biri 1350 dolar sermaye koymuş ve 5000 dolar da bankadan kredi almışlar. Starbucks ismi ise, Herman Melville’in Moby Dick romanındaki Kaptan Ahab’ın kahve-sever birinci kaptanı Starbuck’a atıfla konmuş. Starbucks  isminin böylelikle açık denizleri ve kahve ticaretinin ilk dönemlerini çağrıştıracağı düşünülmüş. Oluşturulan logosuna da bakarsanız, yine açık denizlere atfen logoya iki kuyruklu deniz kızının yerleştirildiğini görürsünüz.

İşletme NASDAQ borsasına 1992 yılında giriyor. Uluslararası ilk şubesi ise 1996 yılında Japonya’da açılıyor. Halihazırda Amerika dışında 49 ülkede daha Starbucks var. Dünya genelindeki toplam şube sayısı ise 16.785.

Yazının başında Amerika’daki Starbucks'ların müşteri kitlesinin göreceli olarak farklılaştığını söylemiştim.

Şimdi, Ata’nın Twitter Sosyolojisi başlıklı yazısındaki kategorik düzenlemeden esinlenerek ben de Starbucks müşterisini gruplara bölmek istiyorum. Yalnız sınıflandırmayı daha çok Amerika’daki müşteri kitlesini baz alarak yapacağım.

İş görüşmemizi Starbucks’ta yapalım diyenler: Bu grup Starbucks’a daha çok öğle ve akşamüstü saatlerinde uğruyor. Ellerinde laptop veya basılmış dökümanlarıyla geliyorlar. Bir kahve etrafında kısa ve öz şekilde konuşup, kalkıyorlar. Hatta bu gruba bir iş başvurusunda bulunmuş ve işvereni tarafından mülakata çağrılmış adayların işverenle olan görüşmelerini de sokabiliriz. Belli ki, Starbucks’ın ortamının aday için bir rahatlama imkanı sunacağı düşünülüyor.

Okurlar / Yazarlar, Freelance çalışanlar: Starbucks müşterilerinin (daha çok Amerika’dakilerin) ciddi bölümünü okurlar / yazarlar oluşturuyor. Özellikle Barnes&Noble içinde yer alan Starbucks'ların ortamı itibariyle yaratıcılığı en fazla destekleyen yerler olduğu konusunda ben de hemfikirim. Kitap kokusuyla birleşen kahve kokusunun insanın düşünce gücü üzerinde pozitif bir etkisi olduğu muhakkak. Freelance çalışanları da bu gruba sokmak mümkün. Serbest çalışan ancak ev ortamından uzaklaşmak isteyen bu grup Starbucks’ın ipotek altına aldığı masasının kirasını kahve parası olarak ödüyor.

Öğrenciler: Türkiye’dekinin tersine Amerika’da öğrenciler Starbucks’ı bir buluşma, sosyal imaj veya toplu halde ders çalışma yeri olarak görmüyor. Daha çok prize yakın masalarda yer alarak, bireysel olarak çalışmayı tercih ediyorlar. Buradaki öğrencilerin ağırlıklı eğilimi kahvesini alıp okuluna geçmek veya sokakta yürürken kahvesini içmek. Starbucks onlar için sadece durak noktası. Evinde interneti olmayıp, Starbucks’ın sunduğu ücretsiz internet servisinden yararlanmak amacıyla gelenleri de bu gruba dahil edebiliriz.

Kahvesiz işe gitmem diyenler: Gömlekli, kravatlı Starbucks’ın sabah müdavimleri saat 8.30 ile 9.30 arasındaki kapıdaki uzun kuyrukların ana nedeni. Ancak bu uzun kuyruklar Starbucks ekibi tarafından o kadar başarılı şekilde ve kısa zamanda eritiliyor ki, o kuyruğa bir sonraki gün tekrar girip girmemek hususunda en ufak tereddüt duymuyorsunuz. (Amerika için söylüyorum.) Kahvesiz işe gitmem’ciler kategorisine kahve tiryakisi olmayıp, bunu sadece imaj veya “gününün daha iyi geçeceği” inancıyla yapanları da sokabiliriz.

Kahvaltı / yemek üstüne kahvemizi Starbucks’ta içelim diyenler: Bu gruba sevgili veya arkadaş buluşmaları başta olmak üzere her tür grubu dahil etmek mümkün. Özellikle café kültürünün çok yaygın olmadığı ülkelerde Starbucks hala en iyi alternatifi oluşturuyor. Atıştırma ve hafif öğlen yemeği yemek için Starbucks’a uğrayanları da bu gruba koyabiliriz.

Starbucks’ta günün kahvesini veya Caramel Macchiato'yu tercih eden biri olarak diyebilirim ki, Starbucks benim için bu ikisinden çok daha fazlası demek... Ya sizin için?

4 Kasım 2010 Perşembe

CADILAR BAYRAMI



Amerikalıların hayata yaklaşımları açısından çok farklı bir toplum olduklarını bir kez daha bu Halloween (Cadılar Bayramı) vesilesiyle anladım.

Bana göre sıradan bir gün olan 31 Ekim, Amerikalılar için "özel bir gün"den daha fazlasını ifade ediyor. Ekim ayının son haftasında gerek evlerin içinde gerek bahçelerde dekorasyon çalışmaları başlıyor. Dışardan görünebilecek şekilde camlara veya bahçedeki ağaçlara korkutucu figürler yerleştiriliyor. Kapıların önüne küçük balkabakları konuyor. Bununla amaç, 31 Ekim akşamı hava kararınca "trick or treat"e çıkan çocuklara kapılarını çalabilecekleri mesajını vermek. Kapısının çalınmasını istemeyen kişiler ise o gece ışıklarını söndürerek evde oturmayı tercih ediyorlar.





Yaklaşık 15 gün öncesinden, süpermarketler de dahil olmak üzere birçok mağazada Halloween kostümleri ve çocuklara dağıtmak için şekerler satılmaya başlanıyor. Bunlara öylesine büyük bir talep var ki, eğer şeker alma işinizi son güne bırakırsanız reyonların görüntüsü bu şekilde oluyor:


Bu durum her ne kadar tüketim çılgınlığı ile ilgili olsa da, daha çok Amerikalıların her şeye görev bilinciyle yaklaşmalarından kaynaklanıyor. Ortalama bir Amerikalı, özel bir anlam atfedilen bu günde görevi gereği kapıya gelen çocukları gerek dekorasyonuyla gerek ikramıyla hayal kırıklığına uğratmaması gerektiğini düşünüyor.

31 Ekim akşamı gruplar halinde veya anne-babasının eşliğinde "trick or treat"e çıkan kostümünü giymiş çocukları ev sahipleri büyük bir güler yüzle karşılıyor. Çikolata, şeker, ev yapımı kurabiye çocuklara ikram edilenler arasında. Hatta bazı düşünceli ev sahipleri olayı bir adım daha öteye götürerek, çocuğuna eşlik eden anne-babalar için de yine kurabiye, patlamış mısır gibi ikramlar hazırlıyorlar. O gün evde bulunamayacak olan ev sahipleri de kapılarının önüne bir notla birlikte şeker sepetini bırakıp gidiyorlar.




Kapıya gelen çocuklar ise toplumun bir başka açıdan temsili. Ona uzattığınız tabaktaki şekerleri avuçlamıyor. O küçücük çocuklar iradelerine yenik düşmeyip, kaç tane alabileceklerini soracak kadar kibarlar. İşte, bu çocuk büyüdüğünde de aynı bilinç ve iradeyle kırmızı ışıkta duruyor, market kuyruğunda sabırla bekliyor, kimsenin hakkını yememeyi hayat felsefesi ediniyor.

Halloween'in kökeninin Avrupa'ya (İrlandalılara) dayandığını yeni öğrendim. Amerikan kültürüyle bu kadar özdeşleşmiş olduğunu ve Avrupa'da da ancak son 15 yıldır bu şekilde kutlanmaya başladığını dikkate alırsak, bunu bilmemek şaşırtıcı sayılmaz. Bugün bile Avrupa'da hala bu Amerika'daki canlılığıyla kutlanmıyor. Amerika'da bir hafta süreyle çeşitli partiler düzenleniyor, gösteriler yapılıyor. Öyle ki bu bir hafta boyunca, örneğin restoranda mickey mouse kostümlü bir adamla, korsan kostümlü bir kadının karşılıklı yemek yiyor olmasını doğal karşılamaya başlıyorsunuz.


Cadılar Bayramı bitti. Kapıların önünden artık balkabakları alındı. Evlerde ve mağazalarda şimdiki hazırlıklar ise yaklaşan Noel'e yönelik. Ağaçlar süslenecek, hediyeler alınacak. Yeni bir tüketim çılgınlığı yine Amerikalıları bekliyor...


8 Haziran 2010 Salı

ORGANİK ÜRÜNLER PAZARI - ANKARA


Ben ilk kez gittim ama aslında uzun süredir faaliyette… Ankara’daki organik ürünler pazarı Haziran ayı sonunda tam 2 yılını dolduracak. Aşağı Ayrancı kapalı pazar alanında her hafta Pazar günleri kuruluyor.

Pazarda meyve-sebzeden ; ekmek,zeytinyağı, kuruyemiş, meyve suyu, bakliyat, kahve,süt ve süt ürünleri, temizlik malzemesine kadar uzanan geniş bir yelpazede her türlü ürünü bulmak mümkün.



Satışa sunulan herşey sertifikalı… Sertifikanın üzerinde hem sertifikayı veren kuruluş hem de ürünün üretim yeri görülebiliyor. Paketlenmiş veya ambalajlanmış ürünlerin ambalajı üzerinde de hem sertifika kuruluşunun bilgileri hem de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın organik ürün logosu bulunmak zorunda. Böylelikle üretici ve tüketici arasında bir güven ortamı oluşuyor.



Türkiye’de organik tarım çalışmaları 1986 yılında başladı. Organik tarım, bitkisel ve hayvansal üretimin doğanın dengesini bozmadan yapılması anlamına geliyor. Bu sürecin en önemli özelliği uygun ekolojilerin seçilerek, kimyasal girdilerin kullanılmaması. Böylelikle, doğaya zarar verilmemiş oluyor.

Pazarın ilk halini bilmiyorum. Ancak, 2 yıl önceki haline kıyasla küçüldüğü yönünde izlenimler edindim. Çünkü, ilk halinde daha fazla çeşitte ürün yer almaktaymış. Bu pazarda, örneğin kıyafet veya bebek mamasına rastlamadım.



Belediye, pazarda tezgah kuran üreticilerden « teşvik amacıyla » para almıyor. Ürünlerin uygun fiyatına rağmen pazar oldukça tenha. Semt pazarlarındaki o coşkuyu ve kalabalığı Organik Ürünler Pazarı’nda görmek maalesef mümkün değil. Çünkü, ürünler doğal oldukları için görünümleri de canlı-kanlı değil… Anlaşılan o ki, tüketici olarak bizler, yediklerimizin tadından çok görüntüsünden etkilenmeye çok alışmışız !


Hem doğal ürünler kullanalım, hem hormonsuz ürünler yiyelim derseniz Pazar günleri Ayrancı Pazarı’na buyurunuz…

5 Haziran 2010 Cumartesi

"SPINNING" YAPALIM...



50 dakikada 800 kalori yakmak ister miydiniz?

Spor türlerinin hatırı sayılır bölümünü denemiş biri olarak, tenis kadar ve hatta tenisten daha çok keyif aldığım bir spor oldu spinning

“Spinning nedir” derseniz…

Özel tasarlanmış sabit bir bisikletle yapılan bir egzersiz türü. Buna yüksek tempolu ve motive edici bir müzik eşlik ediyor. Kardiovasküler bir çalışma ile vücut ile beyin arasında bir korelasyon sağlanıyor.


Bir grup egzersizi… Dolayısıyla, gruptaki kişilerin motivasyonu ile sizi yönlendiren antrenörün müzik seçimi ve yönlendirme kabiliyeti egzersizden aldığınız keyfi doğrudan doğruya etkiliyor.


Spinning ilk kez ünlü bisikletçi J. Goldberg tarafından yarışlara kışın kapalı ortamda da hazırlanabilmek için 1980lerde geliştirilmiş bir fikir. Daha sonra Goldberg ve arkadaşlarının bir spinning merkezi açması ve orada başka eğitmenler yetiştirilmeleri ile “spinning” şu anki uygulanan haline geliyor.


Kolları, bacakları, karın kaslarını eş zamanlı çalıştırıyor. Vücut kaslanmıyor, inceliyor. Dolayısıyla, bayanların neden daha fazla ilgi gösterdiği böylece açıklanabilir. Ancak, diğer egzersizlerle takviye ederseniz vücutta kas yapmaya başlıyor.

Isınma hareketleriyle birlikte toplam 50 dakika sürüyor. Sadece 50 dakikalık bir egzersizle, -tabii ki kilonuza ve temponuza bağlı olarak- harcadığınız kalori miktarı 800 ilâ 1000 arasında değişiyor. Bu kalori oranı, 50 dakikanın sonunda attığınız ter miktarı hakkında da herhalde bir fikir veriyordur!


Başlangıçta, gayet zorlu bir spor türü… İlk seansta pes etmezseniz, diğer seansları heyecanla bekler hale geliyorsunuz. Özellikle ilk seansta bisikleti iyi tanımak önemli. Sele yüksekliği, pedal ağırlığının ayarlanması gibi konularda antrenörden yardım almak gerekiyor. Yoksa 50 dakika boyunca yanlış ayarla yapacağınız bir seans ciddi bel ve omuz ağrılarına neden olabiliyor.

Spinning bisikletlerinin gelişmiş versiyonu ise “RealRyder”lar… Bunlar sağa sola yatma özellikleriyle bisiklete çok yakın bir sürüş keyfi yaşatabiliyor. Türkiye’de henüz satışa sunulmadı. Spor merkezleri içerisinde de sadece Hillside City Club’da var.

Spinning imkanı büyük spor kulüpleri başta olmak üzere sadece bu amaç için açılmış küçük merkezlerde de sunuluyor.


Şu an Ankara’daki en ideal adres ise: United Clubs. United Clubs’ın Ankara’da Zirvekent ve Konutkent olmak üzere iki şubesi var. Günde iki-üç kez spinning seansı olması ve müzik seçimleriyle çok başarılı olan antrenörleri United Clubs’ın spinning için önde gelen adreslerden biri olmasının nedeni…

Bir kez olsun deneyiniz… Ama öncesinde tavsiyeler için Blog Yazarı ile lütfen temas kurunuz!

3 Haziran 2010 Perşembe

SEMT PAZARLARI


Antalya tatilim sırasında uzun yıllar sonra pazar yerine alışverişe gittim. Birincil amaç, fotoğraf çekmek; ikincil amaç da sebze-meyve almaktı. Çok keyifliydi. Dev fotoğraf makinemle, her türlü ilgi, alaka, sempatiyi gördüm diyebilirim.

Semt pazarları bana hep çok özgün gelmiştir. Kendi malının en taze, en iyi olduğuna sizi inandırmaya çalışan pazar esnafı, uzayıp giden pazarlıklar, “kimin sesi en yüksek çıkıyorsa malını o satsın” anlayışıyla, özellikle akşama doğru artan bağırtılar, çağrılar…



2010 Mart ayında yeni bir yasa kabul edildi. Meslek alanımla, blog’umu karıştırmamaya kararlıydım. Ancak, konu ilgimi çekti. Bu yasa, sebze, meyvelerin ve benzeri diğer malların ticaretini düzenliyor. Amaç, üretici ve tüketicilerin haklarını korumak ve pazar yerlerinin çağdaş bir görünüme kavuşmasını sağlamak.

Bundan böyle pazar yerinde çevreyi rahatsız edecek şekilde satış yapılamayacak. Yani, o “nar gibi kızarmış domatese geeeeeel” devri bitiyor. Cezası 500 TL.



İkincisi, gıda güvenilirliğine, hijyenik şartlara aykırı satış da yapılamayacak. Yani, tezgahta balık; çuval ve torba içinde peynir satma durumu da sona eriyor. Cezası 2 bin TL.


Pazar yeri dışında mal satılması, teşhir edilmesi de yasaklar kapsamında. Yani, yazın kamyondan karpuz, kavun satma dönemi de kapanıyor. Cezası 500 TL.


Pazar yerinde atık malzemeler belirlenen şekilde ve belirlenen yerlerde toplanacak. Pazar bitince, tezgahını topla-git; temizleme işi gece çöp arabalarına kalsın durumu da umarız sona eriyor. Uyulmazsa cezası 500 TL.


Elbette, bu gayet geç kalınmış bir yasa.

Yurt dışındaki örneklere baktığımızda, pazar yeri uygulamasının birçok ülkede devam ettiğini görüyoruz. Çünkü, pazar yerleri, gerek üreticinin, gerek tüketicinin korunması açısından olmazsa olmaz bir oluşum. Ancak,  bizde 2010 yılında henüz aşılamamış ve bu yasayla aşılmaya çalışılan birçok sorun Avrupa ülkelerinde yıllardır hayata geçmiş durumda.

Yurt dışındaki semt pazarlarında yasalar gereği peynir, balık gibi açık ve çabuk bozulmaya müsait ürünlerin satışına asla tanık olamayacağınız gibi bu pazar yerleri aynı zamanda şehrin gayet düzenli ve sessiz alanlarından da biridir.

Sigara yasağının Türk usulü sistemlerle delinmesi örneğinde olduğu gibi, umarız bu hijyenin korunmasına ilişkin yasak da yaratıcı toplumsal fikirlerimizle delinmez.